27 Mayıs 1960 darbesi bu milletin sırtına vurulmuş hançer misali toplumsal hafızasında büyük travmalar yaşattı. Bugün varlığını bu millete feda etmiş üç değerini; başvekil Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı bu alçak darbenin 60’ıncı yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyoruz.

Bugünlerde benzer imalarla sosyolojik zemini enfekte etme adına bazı çağrışımların yapıldığına tanıklık ediyoruz.

Bazı kesimler iktidardan umudunu büsbütün kesmiş olmalı ki artık dur durak bilmeden bu yollara heves edip, bir darbeden umutla iktidar rüyalarına yatarken her fırsatta darbe çığırtkanlığı yapıyor. Hakikaten acınacak çolpa veya sakat bir durumu ortaya koyuyor bu çırpınışlar...

Bu ün bu kesimler bir vokal şeklinde darbe imalarını dillendirmeleri belli şeyleri gerçekmiş gibi ortalığa saçarak umutsuz bir umudu kovalamalarına sürekli bir çaresizlik bir “majör depresyon” belirtileri desek yanılmış olmayız.

Oysa darbeler tarihine bakarsak bunun domino etkisiyle bir süreçler bütünü olduğunu görürüz. 

Buradan şuraya geleceğim.  Bugün mevcut iktidar özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan darbe veya muhtıra geleneğinin neredeyse gelmiş geçmiş tüm iktidarlara uygulanan yöntemlerin hepsine birden maruz kaldığını hepimiz biliyoruz.

Darbeler sürecine baktığımız zaman şu planlamaların adım adım uygulandığını görürüz:

Öncelikle, iktidarların hukuki ve siyasi meşruiyeti tartışmalı hale getirilir; bu durum altlık olarak parti ve hükmi şahsiyeti sorgulanır, ardından siyasal güdümlemelerle siyasi krizlerin varlığı öne sürülerek iktidarın bunun üstesinden gelemediği lanse edilir.

İkinci aşama,   bu tezlerle sokak gösterileri ve sokak eylemleri ile sosyolojinin fay hatları harekete geçirilir. Toplumsal düzenin yerini kaosa bıraktığı izlenimi uyandırılmaya çalışılır.

Üçüncü aşama,  psikolojik harekât ve karalama kampanyalarıyla siyasal gücün sosyolojik gücü kırılmaya, bir yerlerden finansal krizler pompalanarak toplumda infial oluşturulmaya çalışılır.

Dördüncü aşama,  sosyal medya kışkırtmaları ile insanların yaşam alanlarına dokunan sabote eylemlerle iktidar aciz bırakılmaya çalışılarak toplumsal infialler uyandırılmaya çalışılır. Dolayısıyla iktidarın otoritesi yıpratılarak demokratik sistem çökertilmek istenir.

Son aşama, 1980 öncesinde olduğu gibi siyasal cinayetler ve terör eylemleri belli yerlerden azdırılarak toplum tahrik edilir milli güvenliğin ve kamu gücünün kaybolduğu algısı pompalanır.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de darbe sürecine giden yol bu ve benzeri taşlarla döşenmiş, darbeler bu şekilde hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Son zamanlarda ilk dört aşama güdümleme anket şirketleriyle siyasi desteğin yüzde 35’lere düştüğü zannı ile iktidarı meşruiyet sorunu tartışması içine çekme çabası bir dizayn kurgusu formüle edilmeye çalışılmaktadır.

Mesela, dolar manipülasyonları ekonomik çöküntü ve toplumsal infial görüntüsü verme çabası bu kaos zeminini oluşturma gayretidir.

Aslında bir süredir görünen husus, AK Parti ve Erdoğan’dan rahatsız olan küresel güçlerin Türkiye’de dönemsel olarak kullandığı ve birbiriyle rekabet eden piyonlarını harekete geçirme çabaları, sosyolojinin fay hatlarını kurcalama girişimleri bunun içindir.

Bu odakların iktidar ve sistem değişikliği arzusu hararetli bir şekilde kendisini hissettirmektedir.

Genel seçimlerden sonuç olma ve seçimleri bekleme tahammülü kalmayan bazı “üniformalı politikacıların” bazı yapıları tahrik ederken bir şekilde iktidarı devirmek istemektedirler.

Bugünlerde iktidara dönük manipülasyon çabaları iktidarın zafiyet yaşadığı, meşruiyetini yitirdiği zannını oluşturma çabası bunun işaretidir.

İnsanımızın feraseti ve demokratik teamüllere olan inancı darbe mekanizmasının attığı adımları hemen deşifre edilme yeteneği kazanması ve anında  etkisizleştirilme refleksi  en büyük kazanımımız olması yönüyle önemli bir durumdur.

Misal, Hitler’in sağ kolu ve propaganda bakanı Joseph Goebbels’in,   “Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa, siz yalana devam edin”  sözü sürekli hale gelen yalanın propaganda olarak kitleleri nasıl harekete geçirdiği düşünüldüğünde bazı siyasal merkezlerin ve yan kuruluşlarının  “iktidara aşerme” çabaları ile yalana sarılması ahlaksızda olsa amaca giden her yol mubahtır anlayışı üzerinde düşünülmesi gerekir.

Bugün iktidar umudunu artık terk eden kesimlerin tek çıkar yol olarak artık yalanı ve kaosu körükleyerek toplumsal zemini enfekte gayreti, manidardır.

Oysa iktidar iklimine sırılsıklam aşık bu militarist aklın;  tarih yetimi olmayan bu milletin genetiğini, toplumsal ritüellerini bir kavrayabilse, bu millet için siyaset üstü davranıp kolektif akılla devleti ve milleti için çalıştığı görüntüsünü bir verebilse, terörle bu toplumun temelini dinamitleme gayreti olan iç işgal heveslisi iç uzantılara uzak olduğu hissini bir yansıtabilse, amalarla fakatlarla düşünmeden 27 Mayıs’ı açık yüreklilikle bir lanetleyebilse toplum bunu görürken kendi içinde bulundukları iktidarı elde edememe sürekli umutsuzluk ve çaresizlik haline yönelik bu majör depresyon halinin tedavi edilebilir hale evrildiğini kendileri de görecektir.

Siyasetin ve siyasetçinin MR’ını çeken bu kadim millet;  kendisine yapılan yanlışı veya doğruyu hiçbir zaman teğet geçmez.