Derin bir nefes aldı. Yatağından başını duvar saatine doğru uzattı. ’Vakit çok erken’ diye mırıldandı. Yatağın içinde sağa ve sola defalarca döndü. Tan yeri yeni ağarmaya başlamıştı. Güneşin doğmasını bekliyordu. Çok tedirgindi günlerden beri. Buraları kafasını bir türlü sarmamıştı. Halbuki Trakya ovası mümbit bir yerdi. Zaten gençliğinden beri toprakla hasır neşir olmuştu. Toprağı çok seviyordu. Sebzenin her çeşidini yetiştirirdi. Çocuklarına hem babalık hem de analık yapıyordu uzun yıllardan beri. Karısı Fatma’yı toprağa vereli otuz yılı aşmıştı. Yakup amcanın yaşı yetmişe basamak dayamıştı. Bu yaştan sonra ona her şey zor geliyordu ama daha zoru ise memleket değiştirmek olmuştu. Balkan dağları eteklerindeki küçük ve ona göre dünyanın en şirin köyünü terk etmişti bir ay önce. Bulgar’ın asimilasyon çarkı perişan etmişti Türkleri. ’Soydaş Treni’ ile mecburen gelmişlerdi buralara. Kalsa kiminle kalacaktı. Dört oğlu ve iki de kızı ailece birlikte Anadolu Türk yurduna gelmişlerdi. Büyük oğlu Faik’de gelmek istememişti ama başka çareleri yoktu.
Bu gece Yakup amca kati kararını vermiş doğup büyüdüğü köyüne geri dönecekti. Oğlu Faik ise hala ne yapacağına karar verememişti. O’na kalsa geri dönmeye dünden razıydı ama ne eşini razı edebiliyordu ne de oğlu ile tek kızını. Gençler Fabrikalara işe bile girmişlerdi. Servis arabaları köylerine kadar gelirdi. Bundan iyisi can sağlığı diye düşünürdü herkes Yakup amcayla oğlu Faik’ten başka.
Esen kalın.